|
CAN DÜNDAR Sezen Aksu’yla 23 Nisan gecesi NTV’de UNICEF’in “Anaokulu Ekliyoruz”
kampanyası için iki saat canlı yayın yaptık... O gün 1 milyon YTL
toplandı; sevindik, gururlandık.
Şöhretini
kâh yeni yeteneklerin kâh Cumartesi Anneleri’nin kâh Hasankeyf’in kâh
Allianoi’nin hizmetine sunan “UNICEF küçükelçisi”ne bir kez daha şapka
çıkardık.
Sekiz yıl süren ve onu hayli hırpalayan hastalığı gömmüş, eski sağlığına,
neşesine kavuşmuştu.
Ev sohbeti tadındaki söyleşinin ardından, iki kat yukarı çıkana dek 20
ayrı kişi ve grupla fotoğraf çektirdi Sezen...
10 dakika içinde rica üzerine birinin şiirini okudu; birinin şarkısını
dinledi, bir konser davetini kibarca geri çevirdi.
Bir sanatçı arkadaşının sevgilisine evlenme teklif ettiğini öğrendi; hemen
kızı arayıp tebrik etti.
Sonra da inanılmaz bir enerjiyle, (aç karnına) gece yarısı soluğu stüdyoda
aldı; yeni albümü için çalışmaya daldı.
Davet üzerine ben de ona eşlik ettim. Bu albüm için Amerika’dan gelen Arto
Tunçboyacıyan’la ve günde 19 saat çalışarak en düzgün sesleri yakalamaya
çalışan teknisyen dostlarıyla tanıştım. Haziranda çıkacak “Deniz Yıldızı”
albümünün ilk dinleyicilerinden biri olmanın ayrıcalığını tattım.
Çok açık etmeden, albümden tüyolar vermeye çalışacağım.
Aşktan çok hüzne yakın
Ondan yürek sızlatan hisli aşk şarkıları bekleyenler biraz hayal
kırıklığına uğrayacaklar. Albümün yürek sızlatacağı kesin ama melankoliden
değil kederden...
Sezen Aksu’nun yeryüzünde ve ülkesinde yaşananlardan damıtıp ciğerinden
söktüğü, gözlerindeki kan çanağıyla suladığı bir albüm bu...
Mısralarında birkaç yıldır yaşadığımız kavgaların sancısı, yitirdiğimiz
canların sızısı, başımıza gelenlerin tortusu var.
Vicdana yazılmış mektuplar bunlar; popüler sanatın kayıtsızlığını,
suskunluğunu yarıyorlar.
“Son İstanbul Beyi”
Sezen iki hafta önce doğan yeğenini, alışkın olmadığımız kadar kişisel,
otobiyografi tadında, masum mısralarla selamlıyor; selamlarken kendi
çocukluğuna, çocuğuna göndermeler yapıyor.
Sonra bebeğin müjdesinden, katledilen bir dostun matemine geçiyor,
“Güvercin”le Hrant’ı anımsıyor; “Bir daha uçar mı güvercin” diye sorarak
sanki yalnız ona değil, yitirdiğimiz vicdanımıza ağıt yakıyor.
Dönüyor; unutulmaz “Yol Arkadaşı”nı anıyor; “Son İstanbul Beyi” Onno’ya
sitem ediyor:
“Ben sana küsüm aslında / senin haberin yok...”
“İzmir’in Kızları”
Türkiye gibi; az güldüren, çokça hüzünlendiren bir albüm bu...
Gerçi arada bir “tak tak tak” ritim tutan bir Roman şarkısında ya da
“Menajer”de, o bildiğimiz, uçuk, işveli Sezen oluyor. Bu yaz Çeşme’yi
sallayacak “İzmir’in Kızları”nda fayton ve topuk tıkırtıları arasında
Kordon’da etek uçuşturuyor.
Ama sonra “Beşik”le yeniden içe kapanıyor.
“Buraya bu acıyı çekmeye geldik / Hazdan kendimizden geçmeye geldik /
Hayat iksirinden içmeye geldik / Geldik, gidiyoruz.”
Bizi affet Mehmet!
Fikrimi soruyor:
“Şarkılara dökülmüş bir belgesel olmuş” diyorum.
Albüme sinen hüznün nedenini şöyle anlatıyor:
“İnsanın yaşadığı dünyada, ülkesinde olanlara kayıtsız, sessiz kalması
mümkün değil. TV’den, gazetelerden, ülkenin bugününden ne biriktiyse
albüme de yansıdı tabii: İnsanın insanla kavgası, savaş, kan, gözyaşı...
Zaman içinde insan kendi merkezine uzaklaştıkça başkalarının acılarına
karşı daha hassaslaşıyor. Gençlikte acı, başkalarının acısı ama yaş
aldıkça onlar senin acın olmaya başlıyor.”
“Mehmet” o birikimin ürünlerinden biri... Karmaşık bir siyasi soruna,
insanın penceresinden bakan bir feryat:
“Mehmet daha çok küçüksün Mehmet / Bilmiyorsun tabii neden bu sonsuz nöbet
/ O kadar vaktin olmadı zaten / Ama sen ümit etmeye devam et.
Mehmet, küçücüksün Mehmet / İnsan soyu böyle en nihayet / Öteki desen
beriki desen / Kendini de bizi de dünyayı da affet!”
Ümit Var
Yine de Mazhar gibi “Benim hâlâ ümidim var” diyor Sezen:
“Burası vicdanlı bir coğrafya... Hiç umulmadık anda, insanın ümitlerini
yeşertiveriyor.”
Bütün bu yaşananların, yılların suskunluğunu yeni yeni delmekten,
konuşulamayan tabuları nihayet deşebilmekten, yani değişmekten,
demokratikleşmekten olduğuna inanıyor:
“Daha yeni konuşmaya başladığımızdan önce dövüşüyoruz doğal olarak ama
bunun arkasından ortak bir sağduyunun devreye gireceğine inanıyorum ben...
Çünkü çelişki çözülmek içindir; üzerine oturup beklenmez. Buna zaten hayat
izin vermez. Hayatın kusursuz bir programı var. O program karşısında
insanoğlu direnemez. Ben umudumu kaybetmeyeceğim.”
NE DEDİ?
“Şöhretim bir işe yarasın istiyorum”
Neden röportaj vermiyor?
“İnsan şarkıcı kimliğiyle röportaja oturduğu zaman düello gibi bir
karşılaşma oluyor. Karşı taraf haber çıkarmak istiyor; benim tarafımda
oturan da kendini koruyup kollamak istiyor. İki taraf da gizli bir zeka
yarışına girişiyor. Düşündüm; ‘O enerjiyi şarkıya türküye ayırırsam daha
hayırlı olur memleket için’ dedim.”
Annesiyle özel bir an
“Geçen sene annemlerin yanındaki odada kalıyorum. Annem ‘Gel Sezencim,
yanıma uzan’ dedi. Böyle şeylere alışkın değilim ben... Yanına uzandım
annemin; sarıldı bana... ‘Sen çocukken okula gittikten sonra ben hep
arkandan öpüp koklardım. Bize öyle öğretmişlerdi. O zamanlar yeteri kadar
öpüp okşamadığım için hep çok üzülüyorum’ dedi. Şimdi şapur şupur rötar
kapatıyoruz.”
Ünlü olmak
“Günümüzün iletişim koşullarında ünlü olmaktan daha kolay bir şey yok;
ille bir şey üretmen gerekmiyor. Hayata bir değer katmadan da öyle gerine
gerine dolaşabilirsin ömür boyu... Ama ne için ünlü olduğun, hayata ne
anlam katabildiğin önemli... Popüler olmam bir işe yarasın istiyorum.”
Gazetecilere karşı açtığı davalar
“Ben yalana kızıyorum. Yıllarca kendine, kimliğine, duruşuna özen gösteren
bir insana birileri gelip kılıç sallarsa buna kayıtsız kalmamak gerekir.
Bundan her insan rahatsız olur ama şöhretli biri olunca, ‘Gülü seven
dikenine katlanır’, ‘Sen herkese aitsin’ diyorlar. Öyle bir şey yok. ‘Ünlü
olmanın bir bedeli vardır’ lafını icat edeni bilmiyorum ama ben katiyen o
adamla aynı fikirde değilim. Ne suç işledim de ömür boyu gözaltında olmak
gibi bir bedel ödüyorum? Buna ikna olmadığım için, kendi tavrımı korumaya
gayret ediyorum.”
Politika
“Politikaya insani bir yerden bakıyorum. Dört dörtlük uzlaşacağım bir
politik görüş bulsam, oradan söylerim söyleyeceğimi ama dört dörtlük
uzlaşma olmadan işbirliği yaparsan suç ortağı olursun. ‘Öyle bir vicdani
yükü kaldıramam’ diye düşündüğüm için direkt bir politik duruş
sergilemiyorum. Hissettiğim ne varsa şarkılarımda söylüyorum. Konuşma dili
benim uzmanlık alanım değil; sınırlarımı geçerim, iyi bir şey söyleyeceğim
derken yanlış bir şey söylerim. Halbuki şarkı, günahıyla sevabıyla
arkasında duracağım kendi dilim... ‘Ben yazdım kardeşim’ diyeceğim gazetem
benim...”
“Herkesi oyasım var” sözü nereden çıktı?
“Sabah TV’de kadın programlarını seyrediyordum.
O kadar acayipti ki... Kocasını öldürmüş bir kadın, hapishaneden çıkmış
ağlaya ağlaya anlatıyor. Programı sunan da ‘Amaaan biraz da keyifli
şeylerden bahsedelim’ diyor; çakkıdı çakkıdı oynuyor. Kendimi de, herkesi
de boğmak istedim seyrederken... Hem kendime hem sisteme bir gönderme var
orada; bir söylenme, homurdanma hali...”
“Şiirimi oku, şarkımı dinle” diyenler
“Evet, o yönde çok talep geliyor; kendimi öldürmek istiyorum bazen...
Üstelik herkes kendini tek zannediyor, oysa bütün ülkeden geliyor. Elimden
geldiği kadar tavsiyede bulunuyorum, ıvırıp kıvırıyorum; işte ‘Şu okula
git, burada biraz öğren’ falan diyorum; ne diyeyim, ‘Karga gibisin sen
söyleme’ denmiyor; çok zor bir şey o...”
ALBÜMDEN BİR ŞİİR
Tanrının gözyaşları
Bu korkunç kuraklık
Boynu bükük buğday başakları
Bu çorak toprak, bu susuzluk
Tanrının kuruyan gözyaşları
Bir büyük gözaltı hayatımız
Ölü çocuklar coğrafyasında
Kayıp destanı hikayemiz
Melekler anaların dilsiz yasında
Bebeler ergen doğuyor
Ninniler kahramanlık masalları
Yaşayan bu kanlı haritada
Taşırken iki büklüm onca yası
Bu korkunç bataklık
Yutuyor körpe tomurcukları
Dört kitap yazıyor
Eşittir tanrının çocukları...
Bir günü nasıl geçer?
“Ben 24 saat çalışıyorum aslında... Sabah saat 6’da balıkçı karıları gibi
erkenden kalkıyorum. İki saat gazeteleri ilan sayfalarına kadar okuyorum.
Babamı arıyorum. O saatte bir tek o ayakta oluyor. Memleketi kurtarıyoruz.
Öğlene kadar okuyup yazıyorum. Herkes bestelerimi gece yapıyorum sanır.
Çünkü müzisyenler genellikle gece çalışır, akşama kadar uyurlar. Oysa
benim en verimli olduğum saatler sabah saatleri... Saat 9,5’ta
stüdyodayım; cadı gibi gidiyorum oraya, ‘Ben şarkı söylemeye geldim’
diye...
Albüm olmadığı zamanlar da boş duramıyorum. Başkalarının albümleriyle
uğraşıyorum. O da yoksa çiçek ekiyorum, avize şapkası yapıyorum,
koltukların yerini değiştiriyorum, ayakkabı ya da takı yapıyorum ve tabii
yüzüyorum; düzenli spor yapıyorum.” |