|
“Zalime haddini bildirmek, öksüze kaftan giydirmektir.”
Annemin eşsiz özdeyişlerinden biridir bu. Eğer sizi yöneten terazi vicdan
değilse, bu kadar güçlü ve yerleşik bir ifadenin icazetiyle dilediğiniz
kadar acılaşabilir, kötüleşebilirsiniz.
“Bu adam zalim”. Bu öyle bir cümle ki; adaleti olan ya da en azından
adaletli olma derdinde olan biri bu cümleyi zekanın yarattığı gerekçelerle
kurmayı kendine yakıştırmaz. Adaletli biri ancak kendine, kendi
doğrularına, zaaflarına, hırslarına, egosuna gerçekten mesafe
koyabildiğinde ve vicdan bunu onayladığında içindeki savaşçının önünü
açar.
Sen zalim bir insansın Hıncal. Bilen bilir, ne kadar canım yanarsa yansın,
ne denirse densin, ne olursa olsun konuşmak, cevap vermek adetim değildir.
Bu kadar sert ve zor bir dünyada kişisel sıkıntıların kamuoyu önüne
taşınmasını ayıp bulurum. Hırsın, öfkenin; insanın ahlakını değiştirmesine
izin vermemenin erdemine inanırım. Kelimelerin gücünü, istenilirse ne
kadar zehirli, kıyıcı, mahvedici olduğunu, üstelik bunun en alasını, en
acıtanını yapabileceğini bilen biri olarak hiçbir şey için, hiç kimseyi
kırıp dökmeye değmeyeceğine bütün kalbimle inanırım.
Ama sen zalim bir insansın Hıncal.
Arkadaşlığımız niye bitti biliyor musun?
Senin ikili ilişkilerde de vazgeçemediğin iktidar tutkusuyla, gücünü
sınamak için icat ettiğin uyduruk küslük oyunlarına geldiğim için değil.
Orta sınıf ahlakıyla yetişenlerin çok iyi bildiği o vefa duygusuyla, bana
benzemeyeni de sevebilmeyi, anlayabilmeyi değerli addederek, yirmi beş
yıla yakın sürüklediğim bu arkadaşlıkta hep içime sinmeyen, önceleri adını
koyamadığım, içten içe hep rahatsızlık veren tuhaf bir sezginin; sonunda,
bana rağmen pembe balonu patlatması yüzünden...
Sen en büyük harfler, en iri kelimeler ve büyük kahkalarla gereğinden
fazla sevgiden, iyilikten, dostluktan, sadakatten bahsederken çıkardığın
gürültünün bana, hiç durmadan babamın, “insan en fazla kendinde olmayandan
söz eder,” cümlesini hatırlatmasına engel olamadığım için...
Sonunda bir reklam filmi hizmetine sunulan o kocaman kahkahayı, bir türlü
sahici bir gülüşe benzetemediğim, insanın içine neşe yerine niye korku
saldığını bir türlü keşfedemediğim için...
Uzun zaman hiç anlam veremediğim yerli yersiz polemiklerde pekala
incelikle anlatabilecek yeterliliğin olduğu halde; ölçüsüz, sertleşen,
keskinleşen, fütursuzlaşan üslubunun, kendi markanı ve gücünü daha da
parlatmak için planlanmış bir strateji olduğunu fark ettiğim için...
Korunma içgüdüsü ile seninle mecburen uzlaşanların, aşağıdan alanların,
senin tabirinle yalakalık edenlerin içlerindeki bastırılmış nefretin, ilk
fırsatta nasıl yok edici bir güce dönüşeceğini bile bile, sonsuz yanlızlık
pahasına kalemini bu korku krallığının gücüne adadığın için...
“Hıncal, ne olur yazma beni köşende” diye her rica ettiğimde; “Bu ülkede
seni seveni severler. Çok tepki aldığım zamanlarda patlatıyorum bir Sezen
Aksu, ortalık süt liman,” diyebilecek kadar pişkinleşebildiğin için...
Her geçen gün biraz daha kendine mahkum olduğunu, samimiyeti, safiyeti
ıskaladığını, gerçekle bağlantılarını gitgide kaybettiğini seyretmekten
duyduğum üzüntü için...
Bir insanın büyük bütünü bu kadar gözden kaçırıp, bu kadar kükremesini
elimde olmadan küçümsediğim için...
Kişi, konu, gerekçe ne olursa olsun, neden ille de en aşağılayıcı, en
yaralayıcı sözleri tercih ettiğine, insanları nasıl böylesine iştahla
küçük düşürmeye çalışabildiğine, bir insan kalbine nasıl bu kadar
kıyabildiğine, kelimelerle gerçeği değiştirebileceğine nasıl
inanabildiğine, her insan yüreğinin haberle habaseti mutlaka ayırt
edeceğini hissetemeyişine, bir türlü akıl sır erdiremediğimden sonunda
istemeye istemeye hiç kimseyi gerçekten sevemediğine ikna olduğum için...
“Her insanın son ana kadar kredisi vardır” diyerek, beş dakikaya beş yıl
harcama cömertliğinden caydığım için...
Dört yıldır ölümcül bir hastalıkla uğraştığımı, bu hastalığın adının
“coushing sendromu” olduğunu, en önemli belirtisinin kortizona bağlı aşırı
yağlanma nedeniyle “moon face” yani ‘ay yüz’ olduğunu ve bel-baş arasında
yağ yastıkçıkları tabir edilen geçici doku deformasyonları oluşturduğunu,
hastalığımın neredeyse tamamen geçtiğini, bu süreç içinde değil
estetikçiye, dişçiye bile gitmemin yüzdeyüz yasak olduğunu bildiğin halde,
bu durumu başka türlü kullanabilecek kadar şeytanına yenildiğin için...
Benim hiç kimseyi kandırmaya kalkışmayacak kadar akıllı ve saygılı biri
olduğumu unuttuğun için...
Son olarak “zalimin meclisinde oturan da zalimdir”.. zalimin meclisinde
oturmak istemediğim için...
Bunları neden yazdığımı daha iyi anlayabilmen için küçük bir hikaye ile
tamamlıyorum yazımı:
Bir leylek, kendine yuva yapmak için yer arıyormuş. Epey bir bakındıktan
sonra pek ünlü bir alimin evinin bacasına yapmış yuvasını, hem de bir
şeyler öğrenirim diyerek. Bunu gören alim, “Vay sen benim bacama nasıl
yuva yaparsın” diyerek, büyük bir hiddetle, taş ve sopayla saldırmış
leyleğe. Leylek zar zor canını kurtarmış ama kaçarken isabet eden taşlarla
bir bacağını kırmış. Leylek adalete inanırmış. Mahkemeye vermiş alimi. Ve
kazanmış davayı. Kadı, alimin de bir bacağının kırılmasına karar vermiş.
Leylek itiraz etmiş hemen, “ Aman Kadı efendi, lütfen ayağını kırmayın,
kavuğunu alın yeter” deyince, Kadı sormuş, “Neden?” Leylek cevap vermiş,
“Kavuğunu alın ki, başkaları da zalimi alim sanıp kırılmasın.”
SEZEN AKSU |